20160320

Yakmayan ve ağlatmayan

Ağlayamadı. Yine sinirliydi ve kontrol edemediği siniri yüzünden daha da öfkelenmişti. Neye, daha doğrusu kime sinirlendiğini çok iyi biliyordu ama itiraf etmesi zordu. Çünkü bu utanç, sürekli aynı hataların verdiği acı, değişik bir hal almıştı. Acının verdiği utançtan çok öfke hakimdi kalbine. Kendine, kalbine, onu dinlemeyen herkese, herşeye öfkeliydi. Anlaşılamamaktan öfkeliydi. Hala anlaşılmaya çalışır haldeki kendinden de bıkmıştı artık. O kapıları diyordu, o kapıları ki bulabilseydim önce, kapatabilseydim sonra size. Bulamıyordu. Öfkesi karanlık saçan bir ışık gibiydi. Gözünü kör etmişti herşeye, eliyle mi bulsaydı kapıları? Eliyle mi kırsaydı kalpleri? Bu kıza bu kadar tek başınalık ağır geliyordu. Evet herkes vardı. Evet kimse yoktu. Kendi öfkesinden başka elle tutulur bi de kapısı vardı. Onu da bulamıyordu zaten.Artık savaşmak istemiyordu. Hiçbir ideolojiyle, hiçbir sistemle, siyaset zehri akıtan beyinlerle, evinin kadınları, arabasının köleleriyle. Bu kız nereye ait, bilemedi hiç. Bulamadı hiçbir yerde kendini. Ne kendine benzeyeni. İlkin kendine kızıyordu. Bu işte bir tuhaflık olduğu aşikardı ama kızdaydı dedi. Şimdi kesinlikle kendini suçlayamıyordu. Suçlasa suçlasa... Yine suçlayamadı.  Hiçbirşey ya da hiçkimse kelimeleri hayatında başrol çekmeye başlamıştı. Başına hiç gelen herşey.
Eskileri konuşmaktan yılmış, eskilerden sıkılmış, yenilere elini uzattıkça uzatan ve asla ona dokunamayan bir kıza dönüşmüştü. Buna kimileri araf diyordu. Kızsa arafın ucundaki cehennem olduğuna emindi. Henüz yanmıyordu, yansaydı bilirlerdi halini. Bu yakmayan cehennemde bile yalnızdı. Herkesin cehennemi kendineydi çünkü. Kızınki de yakmayan ve göz yaşı akıtmayan cinstendi. Ağlayamadı. Ama öldü yakmayan cehennemde.